Ülkece Kandırılıyoruz Neden?
Bir ülkede insanlar yalnızca yalanlarla değil, eksik anlatılan gerçeklerle de kandırılabilir.

Bazen bir söz, bir rakam ya da tek bir görüntü günlerce gündemin merkezine oturur. Milyonlarca insan aynı şeyi konuşur, ekranlar aynı görüntüleri tekrar tekrar gösterir. Fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru sessizce kaybolur.
Sonra herkes aynı soruyu sorar:
“Bizi kim kandırıyor?”
Belki de artık bu soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca kimin bizi kandırdığı değil; neden duyduğumuz her şeyi sorgulamadan kabul etmeye bu kadar yatkın olduğumuzdur.
Bir gecede unutulan milyarlar
Bir düşünün...
Milyarlarca liranın konuşulduğu bir tartışma ortaya çıkıyor. Rakam öylesine büyük ki sıradan bir insanın bu miktarın ne anlama geldiğini zihninde canlandırması bile kolay değil.
Bir vatandaş yıllarca çalışıyor, ev almak için para biriktiriyor, faturalarını hesaplıyor, çocuğunun geleceğini düşünüyor.
Sonra karşısına milyarlarca liralık bir rakam çıkıyor.
Doğal olarak soruyor:
“Bu para nereden geliyor?”
Aslında demokrasinin başlaması gereken yer tam da burasıdır.
Sorudan rahatsız olmamak.
Soruyu soranı susturmaya çalışmamak.
Cevabı değiştirmek yerine açıkça ortaya koymak.
Çünkü şeffaflığın olduğu bir yerde soru tehdit değildir. Aksine denetimin ilk adımıdır.
Gündem değişince hesap da mı değişiyor?
Bugün büyük bir tartışma çıkıyor.
Herkes konuşuyor. Sosyal medya hareketleniyor. Televizyonlarda saatlerce aynı konu tartışılıyor.
Ardından başka bir olay geliyor.
Yeni bir açıklama, yeni bir kriz, yeni bir görüntü...
Ve dünün sorusu bugünün gündeminde yer bulamıyor.
Belki de toplumların en büyük zaaflarından biri burada ortaya çıkıyor:
Unutmak.
Çünkü unutulan meselelerin hesabı sorulmuyor. Hesabı sorulmayan olaylar ise zamanla sıradanlaşıyor.
Böylece toplum yalnızca yaşananları izleyen bir kitleye dönüşüyor.
Oysa demokrasinin gerçek gücü, gündemi takip etmekten çok hesap sorabilmektir.
Gerçeği mi arıyoruz, tarafımızı mı savunuyoruz?
Daha büyük bir sorun ise burada başlıyor.
Bir iddia desteklediğimiz bir kişiye yöneldiğinde hemen “iftira” diyebiliyoruz. Aynı iddia siyasi olarak karşı olduğumuz bir kişiye yöneldiğinde ise herhangi bir kanıt aramadan doğru kabul edebiliyoruz.
Aynı olay.
Aynı iddia.
Fakat iki farklı tepki.
Çünkü çoğu zaman gerçeği aramaktan önce kendi tarafımızın haklı çıkmasını istiyoruz.
İşte siyasetin topluma verdiği en büyük zararlardan biri de bu.
İnsanları fikirleriyle değil, ait oldukları tarafla değerlendiriyoruz.
Oysa kamu parası bir partinin parası değildir.
Kamu makamı bir kişinin özel mülkü değildir.
Hesap verme sorumluluğu da siyasi görüşe göre değişmez.
Bir yanlış varsa kim yapmış olursa olsun sorgulanmalıdır.
Çünkü adalet, taraf seçmeye başladığı anda adalet olmaktan çıkar.
Soru soran neden rahatsız ediyor?
“Bu nasıl oldu?”
“Para nereden geldi?”
“Kim karar verdi?”
“Kim denetledi?”
“Sonuç ne oldu?”
Bunların hiçbiri suçlama değildir.
Bunlar vatandaşın en temel hakkıdır.
Fakat bazen cevabı aramak yerine soruyu soran kişiyi tartışıyoruz.
“Sen neden bunu soruyorsun?”
“Sen kimin tarafındasın?”
“Sen buna nasıl inanırsın?”
Ve bir anda asıl mesele ortadan kayboluyor.
Çünkü artık olayın kendisini değil, olayı gündeme getiren kişiyi konuşuyoruz.
Bu da siyasetin en tehlikeli noktalarından birine dönüşüyor:
Gerçeğin yerine tarafların konuşması.
Kandırılmanın en kolay yolu
Bir insanı kandırmanın en kolay yolu her zaman ona tamamen yalan söylemek değildir.
Bazen gerçeğin yalnızca işine gelen bölümünü göstermek yeterlidir.
Bir olayın yarısını anlatırsınız, diğer yarısını sessizce bırakırsınız.
Bir rakam söylersiniz, o rakamın nasıl ortaya çıktığını anlatmazsınız.
Bir başarıyı öne çıkarırsınız, bunun bedelini konuşmazsınız.
Bir hata ortaya çıktığında sorumluluğu tartışmak yerine gündemi başka bir noktaya taşırsınız.
Sonunda herkes konuşur.
Fakat kimse meselenin tamamını konuşmaz.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü gerçek, çoğu zaman yalanın karşısında değil; eksik anlatımın içinde kaybolur.
Peki çıkış yolu ne?
Daha fazla bağırmak değil.
Daha fazla paylaşım yapmak değil.
Daha fazla taraf olmak hiç değil.
Daha fazla sorgulamak.
Bir haber gördüğümüzde “Doğru mu?” diye sormak.
Bir açıklama duyduğumuzda “Kanıtı ne?” demek.
Bir rakam ortaya atıldığında “Kaynağı neresi?” diye araştırmak.
Kendi desteklediğimiz insanların hatasını da kabul edebilmek.
Karşımızdaki kişinin doğru söylediğini kabul etmekten korkmamak.
Çünkü gerçek bir siyasi partinin malı değildir.
Bir liderin mülkü değildir.
Bir ideolojinin tekelinde değildir.
Gerçek, kimsenin mülkü değildir.
Asıl soru değişmeli
Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.
“Bizi kim kandırıyor?”
Asıl soru şu:
“Biz neden kandırılmaya bu kadar kolay razı oluyoruz?”
Çünkü bir toplumun en büyük kaybı yalnızca parasını kaybetmesi değildir.
Asıl kayıp, sorgulama yeteneğini kaybetmesidir.
Milyarlar konuşulur, susarız.
Skandallar gündeme gelir, sonra unuturuz.
Sorular sorulur, cevaplar gelmez.
Yeni bir gündem başlar ve eski mesele bir anda hafızamızdan silinir.
Sonra aynı döngü yeniden başlar.
Belki artık bu döngüyü kırmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü siyasette değişmesi gereken yalnızca isimler değildir.
Zihniyet de değişmelidir.
Bunun başlangıcı ise aslında çok basit:
Bize ne anlatılırsa anlatılsın, hemen inanmak yerine önce sormak.
“Gerçekten öyle mi?”
Çünkü bir ülkeyi kandırmanın en kolay yolu, halkın düşünmesini engellemek değildir.
Daha tehlikelisi şudur:
Halkı, düşünmeye gerek olmadığına inandırmak.
Yazar: Songül CAN
Bu habere henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!